Biz Allah Tarafından Memur Olmadıkça Sefere Gitmeyiz

Yıl 1512 I. Selim, namı diğer Yavuz Sultan Selim tahtta.

O sıralarda bugünkü İran toprakları üzerinde Safevi devleti ve devletin başında da Sultan Selim gibi Türk olan bir hükümdar var, Şah İsmail.

 

Selim’in babası II. Beyazıt daha çok “veli” tabiatlı bir padişah olduğu için onun devrinde ilim ve imanın yükselişi gerçekleşerek, devletin daha çok manevi ve kültürel yönden güçlenmesi sağlanmıştı.

 

Payitahtta durum böyle iken cenk meydanlarında oluşan boşluktan dolayı, Doğuda Şah İsmail başta İran ve çevresi olmak üzere Anadolu’nun kendisine yakın bölgelerinde yaptığı güçlü propaganda ile Osmanlı devletine karşı mezhebe dayalı bir yıkım hareketinin çalışmalarını yapıyordu.

 

Trabzon valisi iken bu durumu fark eden ve zaman zaman küçük çaplı savaşlarla müdahale eden Selim, tahta çıktığı andan itibaren yönünü önce Doğuya çevirdi.

 

“Biz Allah tarafından memur olmadıkça sefere gitmeyiz.” İfadesinin sahibi büyük hükümdarın çok haklı gerekçeleri vardı.Şah İsmail’e gönderdiği mektupta;

“İslamiyet’ten ayrılıp küfür ve zındıklığa saptığını, Müslümanlara zulüm, cami ve türbeleri tahrip ettiğini, bütün ilim ve din adamlarının fetvalarıyla bu gibilerin imhası gerektiğini ve bu sebeple de Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve kendisinin Anadolu’da siyasi ve dini tahrip emellerine son vermek maksadıyla ordusu başında yola çıktığını bildiriyordu.”

(Prof. Dr. Osman Turan- Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi)

 

Tarih 23 Ağustos 1514’ü gösterdiğinde Türk orduları Ağustos ayındaki zaferlerine bir yenisini ekliyor, Şah İsmail’in ordusunu Çaldıran ovasında imha ediyordu.

Buradaki sorunu halleden Yavuz Sultan, bu sefer yönünü Suriye ve Mısır’a çeviriyordu. Sultan bu seferi de kendine emir sayıyordu. Zira kendisine nakledilen bir rüyaya göre dört halife adına Hz. Ali vasıtasıyla “Kalkıp gelsin. Haremeyn hizmeti ona buyrulmuştur” ifadesini duyduğunda gözleri yaşarıyor ve “Biz demez miyiz ki bir canibe memur olmadan hareket etmemişüz. Ecdadımız vilayetten behremend olup kerametleri vardı” cümlelerini kuruyordu.

 

Mısır ordularını 24 Ağustos 1516’da Merci Dabık’ta ve 26 Mart 1517’de Ridaniye’de imha eden Yavuz bütün Arap ülkelerini devlete bağlamıştı.

Bu durum üzerine Mekke ve Medine emiri mukaddes şehirlerin anahtarlarını “Sahib ül-Haremeyn” unvanı ile ile Selim’e teslim etti. Fakat dindar padişah bu unvanı bir saygısızlık sayarak;

onu “Hadim ül-Haremeyn” şekline çevirerek aldı ve evlatlarına böylece miras bırakıyordu. Bu şekilde bütün gönülleri kazanan hükümdar hem Yavuz oluyor, hem Sultan oluyor, hem ismiyle yaşayan Selim oluyordu.

 

Gelelim günümüze.

Korkuyorlar.

Yine o mesaj ile yola çıktığımızı düşünüyorlar.

Haksızda değiller. Şartlar aynı, İslam ülkeleri çeşitli mezhep kavgaları, özgürlük ve demokrasi adına yapılan dış müdahaleler ile kan ağlamakta, ecdat emaneti kutsal şehrimiz kapitalist sistemin otel zincirleri ile adeta esaret altına alınıp en kutsal vazifelerimiz bile sermaye düzenine istismar edilmektedir.

Hal böyle iken, Türk milletinin ne pahasına olursa olsun ecdat yadigârı sorumluluğu ve dünyaya nizam verme ülküsüne Allah tarafından tekrar memur edildi mi acaba diye uykuları kaçıyor.

Türk ordusunun Suriye’deki ilerleyişinden endişeleri bu yüzdendir.

Şunu söylemek isterim ki tarihin hiçbir devrinde Türk milleti bu memuriyetten asla vazgeçmemiş, yorulmamış, milyonlarca evladını bu uğurda feda etmiştir.

1800’lü yıllardan itibaren Osmanlı tarihini inceleyerek devrin yaşanan gelişmelerini takip ettiğimizde, birinci dünya savaşının şartlarının nasıl oluştuğunu görüp son beş yılı değerlendirirsek, yeni bir dünya savaşının çıkacağını tahmin etmek zor değil.

Bu savaştan, bizim yardımımızı bekleyen tüm mazlum milletler adına sınırlarımızı genişleterek çıkmamız gerekiyor.

Bunun sırrı da “Sahib” değil “Hadim” olabilmek ve ecdat yadigârı mesajı doğru okuyabilmek ve hak yolunda memur olabilmektir.

 

 

Kalın sağlıcakla.