Bahçeli Anayasa değişikliği ihtiyacının sebebini açıkladı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Partisinin Grup Toplantısında Konuştu

Bahçeli Anayasa değişikliği ihtiyacının sebebini açıkladı
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli dün partisinin düzenlediği Meclis grup toplantısında konuştu. Gündemde bulunan Anayasa değişikliği ile ilgili konulara temas eden Bahçeli; Anayasa değişikliği ihtiyacının sebeplerini açıkladı. Bir önceki Türk devleti Osmanlı’nın sonunu getiren olayların giriş gelişme ve sonuçlarına değinen Bahçeli o günlerde tarihi uyarıları yapacak kurumun olmayışının bedelini çok ağır ödediğimizi bugün ise bu kurumun mevcut ve Milliyetçi Hareket Partisi olduğunu söyledi. Anayasa değişikliği talebinin gündeme gelmesinin sebeplerini üç başlıkta açıklayan Bahçeli oyunu yukarıdan, kaynağından, yedi düvelin bitmeyen hesaplarından bozacağız ifadelerini kullandı.

 

Bahçeli’nin konuşmasının satır araları;

 

İnsanlar yaşadıkça, toplumun ihtiyaçları değişip karmaşıklaştıkça, dahası insanlık değerleri geliştikçe anayasaların da değişmesi kaçınılmazdır.

Elbette ki bizim Anayasamız da değişecektir.

Demokrasi ile yönetilen her ülkenin bir anayasası vardır.

Evrensel benzerlikler ülkelerin anayasalarını bazı hususlarda birbirine yaklaştırırken, toplumların milli özellikleri farklılıkları doğurmaktadır.

Doğru ve doğal olanı da budur.

Aslında bir demokratik toplumu yine demokratik olan bir diğerinden ayıran en önemli özellik de bu milli nitelikli ve kendine özgü yapı ve farklarda aranmalıdır.

Aksi halde başka toplumları demokratik ve özgürlükçü yapan bir anayasanın, bir diğer toplumu ayrışmaya kadar götürmesi bilinen ve beklenen gelişmelerdendir.

Yakın tarihimiz dayatmacı, kopyacı ve taklitçi özgürlük ve rejim hayranlarının bize özgü milli niteliklerimizi ihmallerinin sonucu, yabancı başkentlerden taşınan formüllerin bir ülkeyi nasıl felakete götürebileceğinin en belirgin misalidir.

Elbette ki Osmanlı’nın çöküşündeki tek nedeni Tanzimat’ı ilan eden Mustafa Reşit Paşa’da, Avrupa ile işbirliğine açık Mithat Paşa’da ve hatta sömürgecilerle el ele veren Damat Ferit Paşa’da arayamayız.

Ancak bu çözülmenin bir süreç içinde gerçekleştiğini;

Yaklaşık yetmiş sene içinde batılı dayatmalara teslim olan elitlerin,

Hatta bu dayatmaları bir sevda olarak yorumlayan idarecilerin,

Yabancılarla işbirliği yapılmasını bir ideoloji haline getiren aydınların kusurunun ve körlüğünün eseri olduğunu da söyleyebiliriz.

1839'da Gülhane'de heyecan içinde ferman okuyan aciz devlet adamı, hayatta bile olmadığı 1920'lere gelindiğinde ülkesinin yıkılacağını muhtemelen beklemiyordu da, öngörmüyordu da.

Elbette ki, sözde özgürlük, eşitlik ve adalet gibi önemli kavramların peşine takılmış olanlar mesela on sene sonra devletin ortada kalmayacağını hesaba katmıyorlardı.

Ama biz her ihtimali değerlendirmek zorundayız. Nitekim öyle de yapıyoruz.

Osmanlı’nın son dönem yöneticileri, yaptıkları veya yapamadıklarıyla altı yüzyıllık koca bir imparatorluğun dağılacağını, etnik kimliklerin dirileceğini, kaynakların sömürüleceğini ve yüzyıl içinde toplumların birer birer ayrılarak, devleti Anadolu’ya hapsedeceğini istemiyorlar ve hatta beklemiyorlardı.

Geride kalan yüzyıllarda başımıza nelerin geldiğini bilerek yine aynı karanlık yollara sapmak isteyenleri bugün tanımlayacağımız tek kavram kalmıştır: O da ihanettir.

  1. yüzyıldaki sapma ve körlüğün ağır sonucunu Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına kadar çekilerek ödedik.


Bir millet bu zillete bir kere düşer, bir devlet bu hatayı bir kere yapar ve aydın ise bu şuursuzluğu şayet ders çıkarmışsa tekrarlamaz.

Yıkımın yenisine ne Türkiye’nin, ne de Türk milletinin tahammülü vardır.

Dikkat ediniz, yaklaşık iki asır önce ivme kazanan çözülmenin bütün aktörleri bugün de karşımızdadır:

Dayatmalara teslim olmuş siyasetçiler,

İşbirlikçi basın mensupları ve lobiler,

Batı’ya tapınan yabancı hayranı yerli misyonerler,

Çareyi dışarıda arayan çağdaş muhip cemiyetleri,

Geri kalmış olmayı milletine vehmeden taklitçiler,

Paris’te, Londra’da olanı kullanarak, takarak, giyerek gelişeceğimizi zanneden ahmaklar,

Kalkınmayı yalnızca parlamento, gelişmeyi yalnızca demokrasi, zenginliği lüks semtlerdeki vitrinlerden ibaret görenler,

Yabancıların denetim ve kontrolüne geçmiş kesimler,

Kurtuluşu ve çözümü dış dünyanın vizyonunda arayanlar ile,

Nihayet o gün ülkemizi çöküşe elbirliğiyle, ama bilerek ama bilmeden götürenlerin tamamı bugün de mevcuttur.

Dışarı çıktığınızda etrafınıza bakınız, o günkü aktörlerin hepsi istisnasız şimdi de vardır.

Ama ne mutlu ki, o gün bu yıkım yaşanırken olmayan tek güç bugün mevcuttur.

Milletimizin talihidir ki, o şartlarda olmayan kuvvet bugün vardır ve iftiharla söylüyorum ki buradadır. Bu muazzam kudretin adı Milliyetçi Hareket Partisi’dir.

Türk tarihi açısından önemimiz ve varlık nedenimiz de budur.

O gün bu uyarıları yapacak, gidişata engel olacak bir siyasal duruş mümkün olabilseydi tarihin çehresi değişecek, milletimizin talihi dönüşecekti.

Bu açıdan, partimizin milletimizin bekası açısından ne anlama geldiğinin hala fark etmemiş olanlar var ise onlara diyeceğim şudur:

Bugün partimizin hiç olmadığını, Üç Hilalin hiç parlamadığını düşünün,

Ülkemizin en ücra köşelerinde bile bize gönül vermiş arkadaşlarımızın hiç bulunmadığını varsayın,

Ve Türkiye’nin, nelere gebe olacağını, hangi akıbetlerle, hangi musibetlerle yüz yüze geleceğini, meydanı boş bulanların nasıl at koşturacaklarını da hesaba katın ve kendinizle gurur duyun, kendinize güvenin.

 

Bu kararımızın altında yatan üç kritik dönemeç vardır.

İlk olarak, 21 Ekim 2007 tarihinde anayasa değişikliği referandumuyla Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine karar verilmesidir.

Bu yolu açanlar 367 tıkacının fail ve fanatik tetikçileridir.

Buna neden olanlar TBMM’de Cumhurbaşkanının seçilmesine direnip ülkeyi erken seçime götüren CHP’nin başını çektiği kaos çetesidir.

Ve o tarihlerde TBMM’deki tıkanmışlığı açan, demokrasinin çarkını döndüren de Milliyetçi Hareket Partisi olmuştur.

Bu tarihi duruş ve irademizden dolayı bizi eleştirenlerin alayı birden bugün yine karşımızdadır.

İkinci olarak, 10 Ağustos 2014’de yapılan Cumhurbaşkanı seçimidir.

İlk kez bir Cumhurbaşkanı millet tarafından doğrudan doğruya belirlenmiş, yeni ve zorlu bir dönemin rotası çizilmiştir.

Ve ne kadar itiraz edip ne denli karşı çıksak da, siyasi güç ilişkisinden doğan fiili durum ülke yönetimini tepeden tırnağa sarsmış ve sarmıştır.

Sayın Erdoğan, bizatihi ve aracısız millet tarafından seçildiğinden hareketle, alışılmış ve sembolik bir Cumhurbaşkanı olmayacağını defalarca dile getirmiştir.

Bu durum yeni şartları ve farklı bir yönetim yapısını meydana çıkarmıştır.

Her fırsatta Cumhurbaşkanının anayasal sınırlarından taşmaması gerektiğini vurgulamamız herhangi bir cevap bulmamış, Türkiye adı konmamış, yani fiilen uygulanan partili Cumhurbaşkanlığı sistemine zoraki de olsa dümen kırmıştır.

Kaldı ki, Sayın Cumhurbaşkanı sistemin fiilen değiştiğini 14 Ağustos 2015 tarihinde Rize’de ilan etmiştir.

Bir yanda milletten direkt yetki alan bir iktidar partisi ve başbakan, diğer yanda yine milletin doğrudan seçtiği Cumhurbaşkanı Türkiye’nin ikili siyasi ve yönetim yapısını ortaya çıkarmıştır.

Bırakınız siyasi köklerinin ayrı olmasını, aynı partiye dayanan Cumhurbaşkanı ve başbakan arasında bile gerilim ve anlaşmazlıkların çıkabileceğini, bunun da sistemik ve rejim krizlerine dönüşebileceğini mutlaka bilmek, öngörmek şarttır.

Ve de bunun örnekleri görülmüş, yaşanmıştır.

Üçüncü ve en önemlisi olarak, 15 Temmuz FETÖ darbe kalkışmasının toplumsal ve siyasal alana yüklediği mecburi durum muhasebesi ve tarihi sorumluluklardır.

Siyasetin kulvarı 15 Temmuzla birlikte değişmiş, siyasi aktör ve kurumların hanesine yeni ve ertelenemez mükellefiyetler yazılmıştır.

FETÖ darbe teşebbüsü milattır; tavrımız, tarzımız, siyasetimizin üslup ve mesajları bu ihanetin öncesi ve sonrasıyla elbette aynı olmayacaktır.

15 Temmuz’da gördük ki, ikinci Sevr yanı başımızdadır.

15 Temmuz’dan çıkardık ki, vatan, devlet ve istiklal kaybı an meselesidir.

İşgalin eşiğinden döndük.

Parçalanmanın kıyısında durduk.

Milli mukavemet olmasa, millet müdahale etmese felaket son yurdumuzu kasıp kavuracak, hepimizi yiyip bitirecekti.

Son iki yüzyıllık darbeler tarihimizdeki örneklerden en vahşisini, en şiddetlisini, en gözü kararmışını yaşadık.

Açıktır ki, bazı feci olay ve dönüm noktaları toplum ve milletlerin zihni doku ve donamında değişimlere yol açmaktadır.

Böyle zamanlarda sistemsel düzeltme, değişim ve yeni denge arayışları normaldir, beklenmelidir.

Allah muhafaza, 15 Temmuz ihaneti başarılı olsaydı; 1992 Bosna, 1994 Ruanda, 1977’den 1999’a kadar Kongo’da yaşanan dram ve iç savaş şartları vasat bulacaktı.

1989’dan 2003’e kadar aralıklarla devam Liberya iç savaşındaki vahşet, 1980’li yıllardan 2000’li yıllara kadar süren Uganda iç kaosu, Darfur, Çad, Irak, Suriye, Libya ve daha birçok ülkedeki dehşet sahneleri Türkiye’de de vuku bulacaktı.

Ülkemizi terörle köşeye sıkıştırmak, darbeyle son vuruşu yapmak istediler. Fırat Kalkanı Harekatıyla cevap verdik.

PKK, PYD-YPG, IŞİD, FETÖ, DHKP-C bu çerçevede maşa olarak kullanıldı. Tek sesle, tek nefesle, milli şuurla karşı durduk.

Komşu ülkelerdeki yangın da giderek büyüdü, ülkemize birinci derecede tesir etmeye başladı.

Emperyalizm bilhassa Suriye’de tüm kanlı ve acımasız hünerlerini gösterdi.

Terör örgütleri milli bekamıza arka arkaya suikast düzenlediler, nihayetinde buna da devam ediyorlar.

15 Temmuz bize göstermiştir ki, anlamsız tartışma, söz düellosu, sert kutuplaşma bitmeli; siyaset milli ülkü ve hedeflerde buluşmalıdır.

Demem odur ki, Türk devletinin tarihi ve ebedi sürekliliği milli uzlaşma, anlaşma, ittifak ve kucaklaşmaya bağlıdır.

Biz de bunu yaptık, bunda karar kıldık.

Devletin süratle anayasal yörüngeye çekilmesi, hukukun üstünlüğünün hakim kılınması, devlet-millet uyumunun temin ve tahkim edilmesi hepimizin milli görevidir.

Biz parti olarak, küçük hesapların ardına takılıp, büyük hesapların oyuncağı olmayacağız.

Önce, oyunu yukarıdan, kaynağından, yedi düvelin bitmeyen hesaplarından bozacağız.

Küresel güçlerin bölgemizdeki kanlı tezgahlarını milletle dayanışma halinde, devletle birlikte olarak dağıtacağız.

Milliyetçi Hareket Partili olmanın tarihi sorumluluğu da buradadır.

Bu nedenle, bizleri yıkıma, çöküşe götüren katara, bir sonraki istasyonda inmek üzere binmeyeceğiz.

Ve bu nedenle referandumda milletimizin sesini duyacak, tarihimizin hükmüne uyacak, Evet diyeceğiz.

MİLLİ FİKİR

 
Güncelleme Tarihi: 08 Şubat 2017, 09:20

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

SIRADAKİ HABER